Geçenlerde günlük konuşmalarımıza ne kadar çok yabancı kelime karıştığını düşündüm. Artık paylaşım yapmıyor, “post” atıyoruz. Hikâye paylaşmıyor, “story” koyuyoruz. Görüş istemiyor, “feedback” bekliyoruz. Toplantı yapmıyor, “meeting” düzenliyoruz. Bir işi bitirmiyor, “finalize” ediyoruz.
Üstelik bunları bazen tek bir cümlenin içinde yapıyoruz:
“Briefing sonrası feedbackleri değerlendirip deadline’a kadar projeyi finalize edeceğiz.”
Oysa aynı şeyi gayet anlaşılır biçimde söyleyebiliriz:
“Bilgilendirmeden sonra görüşleri değerlendirip işi son tarihe kadar tamamlayacağız.”
İkinci cümle daha sade, daha anlaşılır ve Türkçe. Fakat nedense ilkini söyleyen kişi kendisini daha bilgili, daha eğitimli veya daha önemli göstereceğini düşünüyor. Bana ise önemli görünmekten çok, kendi diline yabancılaşmış gibi geliyor.
Elbette mesele dilimize hiçbir yabancı kelimenin girmemesi değil. Böyle bir şey zaten mümkün değil. Türkçe yüzyıllardır farklı dillerle karşılaşmış, onlardan kelimeler almış ve başka dillere kelimeler vermiştir. Dil yaşayan bir şeydir; değişir, gelişir ve ihtiyaç duyduğunda yeni kelimeler edinir.
Fakat bir kavramın dilimizde karşılığı yokken başka dilden kelime almakla, yaşayan ve herkesin anlayabildiği Türkçe karşılığı varken yabancı kelime kullanmayı üstünlük saymak aynı şey değildir.
“İndirmek” varken “download etmek”, “yüklemek” varken “upload etmek”, “geri bildirim” veya “görüş” varken “feedback”, “bilgilendirme” varken “briefing” demek bana doğal bir gelişimden çok özenti gibi geliyor.
“Bilgilendirmeden sonra görüşleri değerlendirip işi son tarihe kadar tamamlayacağız.”
İkinci cümle daha sade, daha anlaşılır ve Türkçe. Fakat nedense ilkini söyleyen kişi kendisini daha bilgili, daha eğitimli veya daha önemli göstereceğini düşünüyor. Bana ise önemli görünmekten çok, kendi diline yabancılaşmış gibi geliyor.
Elbette mesele dilimize hiçbir yabancı kelimenin girmemesi değil. Böyle bir şey zaten mümkün değil. Türkçe yüzyıllardır farklı dillerle karşılaşmış, onlardan kelimeler almış ve başka dillere kelimeler vermiştir. Dil yaşayan bir şeydir; değişir, gelişir ve ihtiyaç duyduğunda yeni kelimeler edinir.
Fakat bir kavramın dilimizde karşılığı yokken başka dilden kelime almakla, yaşayan ve herkesin anlayabildiği Türkçe karşılığı varken yabancı kelime kullanmayı üstünlük saymak aynı şey değildir.
“İndirmek” varken “download etmek”, “yüklemek” varken “upload etmek”, “geri bildirim” veya “görüş” varken “feedback”, “bilgilendirme” varken “briefing” demek bana doğal bir gelişimden çok özenti gibi geliyor.
Gerçi “link” kelimesi konusunda benim de sicilim pek temiz değil. “Bağlantı” demek mümkünken çoğu zaman “link” diyorum. Çünkü bazı kelimeler toplum içinde o kadar yaygınlaşıyor ki karşımızdaki insanın daha kolay anlayacağı biçimde konuşmaya başlıyoruz. Konuştukça alışıyor, alıştıkça da o kelimeyi artık yabancı gibi görmüyoruz.
Demek ki yalnızca insan dili değiştirmiyor; dil de zamanla insanı değiştiriyor.
Bir doktorun mesleki bir konuyu başka bir doktorla tıp terimleri kullanarak konuşmasını anlayabilirim. Her mesleğin kendine özgü terimleri vardır ve bazen tek bir teknik kelime, uzun bir açıklamanın yerini tutar. Fakat doktor hastasıyla da yalnızca tıp diliyle konuşursa karşısındaki insan ne anlayacak?
Aynı şekilde iş insanı plaza diliyle, sosyal medya tutkunu yarı İngilizce yarı Türkçe, teknoloji meraklısı da yalnızca bilgisayar terimleriyle konuşursa ortak dilimiz ne olacak?
Herkes kendi çevresinin diliyle konuşmaya başladığında aynı ülkede yaşayan fakat birbirini anlamakta zorlanan küçük topluluklara dönüşmez miyiz?
Dil yalnızca anlaşmamızı sağlayan bir araç değildir. İçinde geçmişimizi, mizahımızı, yaşayışımızı ve dünyaya bakışımızı taşır. Biz yalnızca insanlara lakap takmayız; eşyalara, yemeklere, mahallelere, hava durumuna, arızalara, hatta yaşadığımız küçücük olaylara bile isim buluruz. Aynı şeye farklı şehirlerde başka başka adlar veririz. Bunların her biri halkın hafızasından, tecrübesinden ve hayal gücünden doğar.
Bir kelime kaybolduğunda yalnızca sözlükten birkaç harf eksilmez. O kelimeyle birlikte bir anlatım biçimi, bir hatıra ve bazen bir yaşam tarzı da silikleşir.
Bu nedenle Türkçeye sahip çıkmayı, başka dillerden gelen her kelimeye kapıları kapatmak olarak görmüyorum. Dilimizi korumak; elimizde güzel, anlaşılır ve yaşayan bir karşılık varken onu küçümsememektir. Türkçe konuşmayı eğitimsizlik, yabancı kelime kullanmayı çağdaşlık sanmamaktır.
İhtiyacımız olan kelimeyi elbette alalım; dilimize uyduralım, kullanalım. Fakat kendi kelimelerimizi sırf daha havalı görünmek uğruna terk etmeyelim.
Çünkü zamanla yalnızca kullandığımız kelimeler değişmiyor. Kelimelerle birlikte düşünme biçimimiz, birbirimizle kurduğumuz ilişki ve kültürümüz de değişiyor.
Dün “hikâye” diyorduk, bugün “story” diyoruz. Dün “paylaşım” diyorduk, bugün “post” diyoruz. Yarın çocuklarımız “hikâye” kelimesini yalnızca ders kitaplarında görürse buna dilin doğal değişimi deyip geçebilecek miyiz?
Yoksa bir gün durup gerçekten soracak mıyız:
**Dilimize ne oldu?**
Demek ki yalnızca insan dili değiştirmiyor; dil de zamanla insanı değiştiriyor.
Bir doktorun mesleki bir konuyu başka bir doktorla tıp terimleri kullanarak konuşmasını anlayabilirim. Her mesleğin kendine özgü terimleri vardır ve bazen tek bir teknik kelime, uzun bir açıklamanın yerini tutar. Fakat doktor hastasıyla da yalnızca tıp diliyle konuşursa karşısındaki insan ne anlayacak?
Aynı şekilde iş insanı plaza diliyle, sosyal medya tutkunu yarı İngilizce yarı Türkçe, teknoloji meraklısı da yalnızca bilgisayar terimleriyle konuşursa ortak dilimiz ne olacak?
Herkes kendi çevresinin diliyle konuşmaya başladığında aynı ülkede yaşayan fakat birbirini anlamakta zorlanan küçük topluluklara dönüşmez miyiz?
Dil yalnızca anlaşmamızı sağlayan bir araç değildir. İçinde geçmişimizi, mizahımızı, yaşayışımızı ve dünyaya bakışımızı taşır. Biz yalnızca insanlara lakap takmayız; eşyalara, yemeklere, mahallelere, hava durumuna, arızalara, hatta yaşadığımız küçücük olaylara bile isim buluruz. Aynı şeye farklı şehirlerde başka başka adlar veririz. Bunların her biri halkın hafızasından, tecrübesinden ve hayal gücünden doğar.
Bir kelime kaybolduğunda yalnızca sözlükten birkaç harf eksilmez. O kelimeyle birlikte bir anlatım biçimi, bir hatıra ve bazen bir yaşam tarzı da silikleşir.
Bu nedenle Türkçeye sahip çıkmayı, başka dillerden gelen her kelimeye kapıları kapatmak olarak görmüyorum. Dilimizi korumak; elimizde güzel, anlaşılır ve yaşayan bir karşılık varken onu küçümsememektir. Türkçe konuşmayı eğitimsizlik, yabancı kelime kullanmayı çağdaşlık sanmamaktır.
İhtiyacımız olan kelimeyi elbette alalım; dilimize uyduralım, kullanalım. Fakat kendi kelimelerimizi sırf daha havalı görünmek uğruna terk etmeyelim.
Çünkü zamanla yalnızca kullandığımız kelimeler değişmiyor. Kelimelerle birlikte düşünme biçimimiz, birbirimizle kurduğumuz ilişki ve kültürümüz de değişiyor.
Dün “hikâye” diyorduk, bugün “story” diyoruz. Dün “paylaşım” diyorduk, bugün “post” diyoruz. Yarın çocuklarımız “hikâye” kelimesini yalnızca ders kitaplarında görürse buna dilin doğal değişimi deyip geçebilecek miyiz?
Yoksa bir gün durup gerçekten soracak mıyız:
**Dilimize ne oldu?**
21.09.2026

2 Yorumlar
Üstad Necip Fazıl, kurbağa dili derdi uydurukçaya, kıymetli makaleni okurken hatıralar canlandı. 17-18 idim, bir köşe yazarının aşırı uydurukça kullanmasını uzunca bir mektupla tenkid etmiştim. O da "bir konuk yazar" başlığında bendenizden iktibaslara cevaplar vermiş, dört beş gün seri okumuştuk. Sabah erkenden daha gazete balyaları açılmadan merakla büfeye giderdim:)
YanıtlaSilEskiden makaleler ses getiriyordu abi :)
Sil