"Bir gün şu dünyadan ansızın göçüp gidersem eğer, sana çok şey kalmayacak Canım Kızım... Bir şu blogda yazdıklarım, bir de gözyaşlarıyla ıslanmış eski bir seccade... Hakkını helal et olur mu?... "Yazmasam yaşayamazdım, yazmasam çatlardım..."

Kedili Park Kuytu Bank (Sürpriz)


Bir gün insan kendi yazdıklarını unuturmuş.

Unutmak dediğim, kelimeleri tamamen kaybetmek değil. Hani bazı cümleleri defalarca yazarsın da, bir gün o cümlelerin içinden çıkıp gittiğini fark edersin. Hâlâ oradadırlar, bir blog sayfasında, eski bir defterin arasında, telefonda kendine attığın mesajların içinde, belki bir ses kaydında fon müziğinin arkasında… Ama sen artık o cümlenin yazıldığı yerde değilsindir.

Ben yıllarca aynı cümleyi yazdım.
“Bugün yine seni bekliyorum, artık bekletme, lütfen çık gel…”

Ne zaman içim üşüse seni yazdım. Ne zaman yağmur yağsa, o yağmurun altında üşüyen serçe parmağını düşündüm. Ne zaman sokakta bir kedi görsem, senin de benim gibi bir yerlere saklanıp saklanmadığını merak ettim. Ne zaman parkta bir bank boş kalsa, içimde sana ayrılmış bir yer olduğunu hatırladım.

Adresim belliydi ve hiç değişmiyordu.
Kedili bir park, en kuytu bank.
Gündüz ise bir ağaç gölgesi, 
Gece ise karanlığın en derin bölgesi…

O zamanlar gerçekten öyle sanıyordum. Sanki bir gün gelecek, beni hiç tanımadan bulacaktın. Parka girecektin, kedileri görecektin, sonra hiç düşünmeden en kuytu bankı bulacaktın ve belki yanıma oturacaktın. Belki elinde bir kitap olacaktı, belki şile bezinden yapılmış bol bir elbise üzerinde, belki de hiçbir şey hayal ettiğim gibi olmayacaktı ama sen olacaktın.

Ben seni ismini cismini bilmeden özledim.
Yüzünü bilmeden yüzüne bakmak istedim. Sesini bilmeden sesini dinlemek istedim. Elini bilmeden, üşür diye serçe parmağını avuçlarımın içine almak istedim. Kocaman bir yokluğa “H’ayalim” diye seslendim. Bazen o yokluk cevap vermedi, bazen de susuşuyla içimde bütün cümleleri çoğalttı.

İnsan bazı şeyleri bekledikçe büyütüyor.
Bir bankı, bir parkı, bir kedinin kucağına kıvrılışını, demli bir çayı, akşam eve dönerken duyduğu bir şarkıyı… Hepsi bir süre sonra beklediği kişiye benzeyiveriyor. Ben de benzeyen ne varsa sana benzettim. Yağmura yakalansam seni hatırladım. Saçlarıma kar düşse yokluğunun dört mevsim üşüttüğünü düşündüm. Evde tek başıma çay içsem, boş bardağın karşısına seni oturttum. Bir kitap görsem, “tam senin sesine göre” diyecek birini düşledim.

Sonra yıllar geçti.
Kediler değişti. Parkın ağaçları büyüdü belki, belki bazıları kurudu. Mahalledeki manav değişti, market değişti, sigaralar değişti, insanlar değişti. Benim sırt çantamın içindeki eski not kâğıtları sarardı. Bir zamanlar kendime attığım cümlelerin bazılarını bulup okuyunca, “Bunu gerçekten ben mi yazmışım?” dedim. Yazmışım...

Çünkü o zaman içimde, imara kapalı bir yalnızlık vardı. Mülkiyetini kimseye vermediğim, kapısına kimseyi yaklaştırmadığım, kimsenin giremediği bir yer. Bazen onu lunaparka çevirecek birini bekledim, bazen ne varsa yıkıp yerine çocuk parkı yapacak birini. Bazen de hiç kimse gelmesin, hiç kimse el sürmesin istedim. Çünkü insan en çok, yarası görünür hâle gelince korkuyor.

Sonra sen geldin.

Bunu öyle büyük bir cümleyle söylemek istemiyorum. Gökyüzü ikiye ayrılmadı. Parktaki kediler bir anda konuşmadı. Karanlıkta bana yol gösteren bir işaret de inmedi. Sen geldin işte… Hayatın içinden geldin. Bir gün yüzünü gördüm, sesini duydum, elini tuttum. Sonra günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti.

Ve ben, bir gün dönüp eski yazılarımı okurken fark ettim.

Ben yıllarca sana yazmışım.
Senin kendine aldığın kitabı sana okumayı düşlemişim. Senin başını omzuma yaslayacağını yazmışım. Gözlerimi kapatıp alnından öpeceğimi, sonra da susacağımı yazmışım. Akşamları eve gelmek için saat sayacağımı, mutfakta açım diye dolanırken senin bütün gününü dinleyeceğimi yazmışım.
Meğer ben beklerken bile seni tanıyormuşum da, senin adını bilmiyormuşum.

Sürpriz bu değil mi zaten?

İnsan bazen ömrü boyunca bir hayal beklediğini sanıyor. Sonra bir gün o hayalin mutfaktan seslendiğini duyuyor.

“Çay koydum.”

İşte o an, yıllardır bütün cümlelerinle beklediğin şeyin demli bir çay kadar yakın olduğunu anlıyorsun. 

Şimdi park hâlâ yerinde. Kediler hâlâ orada. Kimi çekingen, kimi arsız, kimi aç, kimi sevilmek için ayaklarıma dolanıyor. Ben hâlâ mamalarını kazanıyorum, sen bazen ellerinle dağıtıyorsun. Bazen balkonumuzdan onları izliyoruz. Bir kedi koşa koşa başka bir kedinin yanına gidince, yıllarca yalnızlığıma sarılıp oturduğum günleri hatırlıyorum.

Sonra sana bakıyorum.
Kuytu bankın artık yüreğimde saklı olduğunu biliyorum. Kimse bulamasın diye değil; sen oturasın diye. Bunca yıl beklediğim kadın, şimdi aynı evin içinde dolaşıyor. Bazen bana kızıyor, “Yıllarca yazmışsın, bana niye iki satır yazmıyorsun?” diyorsun.

Ne diyeyim Hatun?
Ben yazarken hep acıdan beslendim.
"Sen hiç canımı yakmadın ki…"

Ama bu demek değil ki sana yazacak hiçbir şeyim yok. Belki de ilk kez acıdan başka bir yerden yazmayı öğrenmem gerekiyor. İlk kez hasretin altına saklanmadan, yokluğun gölgesine sığınmadan, “gel” diye yalvarmadan yazmam gerekiyor.

Çünkü artık geldiğin yerdeyim.
Yıllarca “gelirsen soy ismim senin olsun” diye yazdım. Sonra soy ismim senin oldu, hayatım senin oldu, evimdeki çayın buharı bile senin oldu. Ben bunu yıllarca fark edemeyecek kadar kendi geçmişime dalmışım.

Affet beni.

Bazen insan, beklemekten vazgeçtiğini sanıyor; oysa beklediği gelmiş de, içindeki eski nöbetçi hâlâ parkta oturuyormuş. Elinde sigarası, yanında kedileri, cebinde buruşturulmuş bir not kâğıdıyla gökyüzüne bakıyormuş. O eski Karamsar’a kızmıyorum artık. O olmasa bugün seni bulduğumu anlayamazdım.

Bırak otursun orada biraz daha.
Bırak yağmur yağınca seni hatırlasın.
Bırak bir kedi gelip kucağına kıvrıldığında, gitmenin hâlâ erken olduğunu sansın.

Ben artık eve dönüyorum.
Evde sen varsın.
Ve ilk kez adresim değişti.
Kedili bir park değil artık yalnızca.
En kuytu bank değil.
Gündüz bir ağaç gölgesi, 
Gece karanlığın en derin bölgesi de değil…

Artık adresim belli Hatun...  
Senin yanın...
Ve bilirsin, ben sana hiç kıyamam ki…

22.8.2026

Yorum Gönder

0 Yorumlar