Bazı yazıları ne şartlar altında yazdığımı bir bilseniz…
Bazen bir yazıyı okursunuz, birkaç cümleye üzülür, birkaç kelimeye anlam yükler, sonra sayfayı kapatıp gidersiniz. Oysa bazı yazıların arkasında yalnızca hayal gücü yoktur; yaşanmışlıklar, hastane odaları, kaybolan günler, korkular, bekleyişler ve insanın kendisini yeniden bulmaya çalıştığı uzun yollar vardır.
Bugün üç yazımın arkasında kalanları anlatmak istiyorum. Bu yazıların tamamını burada yeniden paylaşmayacağım. Onları başlıklara tıklayarak okuyabilirsiniz. Ben burada, hangi yazıyı ne zaman, hangi şartlarda ve nasıl bir ruh hâliyle yazdığımı anlatacağım.
Belki böylece bazı cümleler daha başka görünecek.
Kimsesizlik Ülkesinin Başkenti Yalnızlık Şehri
İlk yazı, 6 Şubat 2018’de kızımı görmek için İzmir'den Eskişehir’e giderken, ömrümün duygusal olarak en uzun yolculuğunda, otobüsün cam kenarı bir koltuğunda yazıldı. Yazıyı okuyanların çoğu, oradaki ülkeyi ve şehri bir insanın zihninde kurulmuş hayalî bir yer sanmış olabilir. Aslında tamamen öyle değildi.2015 yılının ortalarında, Yeşilyurt Araştırma Hastanesi’nin açık psikiyatri servisinde, iki yıldan fazla süren majör depresyon sebebiyle yaklaşık otuz beş gün kaldım. O koca ülke, aslında hastanedeki açık psikiyatri servisiydi.
Orada gördüğüm kadınlı erkekli insanlar, onların ruh hâlleri, konuşmaları, davranışları ve benim o günlerdeki iç dünyam, yıllar sonra bu yazının içinde başka bir şekle büründü. Ben hastaneyi doğrudan anlatmak yerine, onu bir ülkeye çevirdim. Servisteki insanları o ülkenin şehirlerine dağıttım. Yalnızlığı, suskunluğu, sabrı, gözyaşını, hasreti ve insanın kendisiyle baş başa kalmasını bir ülkenin coğrafyası gibi düşündüm.
Yazıda “şehir” diye anlattığım yer, aslında o açık servisin ruhuydu.
Oradaki insanlar birbirlerinden farklıydı ama hepsinin içinde başka türlü bir kırgınlık, başka türlü bir yalnızlık vardı. Bazıları konuşarak, bazıları susarak, bazıları yazarak, bazıları müzikle, bazıları ibadetle, bazıları da yalnızca kendi dünyasına çekilerek ayakta durmaya çalışıyordu.
Ben de o ülkenin dışından bakan biri değildim. Ben de orada kalanlardan biriydim.
Yazıda geçen “kendinizi unutmayın” düşüncesi de bu yüzden önemliydi. İnsan bazen çevresindeki herkes tarafından unutulduğunu düşünebilir ama asıl tehlike, kendisinin kendisini unutmaya başlamasıdır. Kendinden uzaklaştıkça, hayatını erteledikçe ve kendi sesini duymamaya başladıkça insanın içinde başka bir şehir kuruluyor.
Ben o şehri yıllar önce bir hastane servisinde gördüm. Sonra onu kelimelerle yeniden kurdum.
Selam Sana Haydarpaşa Garı
Üç gün sonra, 9 Şubat 2018’de İstanbul’a geçtim. Kızımı gördükten, onunla vakit geçirdikten sonra Haydarpaşa Garı’na gittim ve orada bu yazıyı yazdım.Haydarpaşa’nın benim için anlamı 2007 yılında, İstanbul’da birkaç ay kaldığım dönemde başladı. O zamanlar henüz saçlarıma aklar düşmemişti, bedenim bugünkü kadar yorulmamıştı. Haydarpaşa’yı yalnızca taş, beton ve demirden oluşan bir gar olarak görmedim. Bazen insanlardan göremediğim dostluğu bir binada buldum.
Ne zaman konuşacak kimse bulamasam, ne zaman içim daralsa, ne zaman kendimi dünyanın içinde fazlalık gibi hissetsem Haydarpaşa’ya giderdim. O susardı ama beni dinlerdi. Ben de onun duvarlarına yaslanıp biraz olsun kendime gelirdim. Denizin kenarında bir masaya oturup en demli çayı içerdim.
9 Şubat günü İstanbul’a hızlı trenle vardım, şehre iner inmez doğru Haydarpaşa’ya gittim. Garı uzaktan gördüğüm anda kelimeler zihnimde birleşmeye başlamıştı. Kadıköy sahilde oturup ona bakarak yazdığım satırlar, yıllardır içimde biriktirdiğim dostluğun dışarı taşmasıydı.
Fakat bu kez Haydarpaşa’ya giden adam, yıllar önceki adam değildi.
Bu kez kızına kavuşmuş bir babaydım.
7 Şubat akşamı kızımı görmüş, 8 Şubat’ta bütün günü onunla geçirmiştim. 9 Şubat’ta İstanbul’a geldiğimde içimde daha önce hiç yaşamadığım bir sevinç vardı. O gece uyuyamamış, Facebook’ta sürekli paylaşımlar yapmıştım. Mutluluktan taşan, sanki uzun zamandır kapalı kalmış bir kapıdan dışarı fırlayan bir ruh hâli içindeydim.
10 Şubat’ta Taksim’de kaldım. 11 Şubat’ta Üsküdar’a geçtim, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin türbesini ziyaret ettim. Sonra Edirne’ye gittim. Edirne’de kardeşimin evinde kaldığım gece ya da geceler, bende hâlâ tam ve düzenli bir hatıra hâlinde durmuyor. Bildiğim şey, o günlerde yaşadığım telaşın ve korkunun giderek büyüdüğü.
Haydarpaşa yazısında “tamamlandım” diyorum. Gerçekten de yıllardır beklediğim kavuşma gerçekleşmişti. Fakat insan bazen çok büyük bir mutluluğu da taşıyamıyor. On iki yıllık hasretin ardından gelen vuslat, içimde yalnızca huzur bırakmadı; yıllardır bastırılmış ne varsa hepsini birden harekete geçirdi.
10 Şubat’ta Taksim’de kaldım. 11 Şubat’ta Üsküdar’a geçtim, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin türbesini ziyaret ettim. Sonra Edirne’ye gittim. Edirne’de kardeşimin evinde kaldığım gece ya da geceler, bende hâlâ tam ve düzenli bir hatıra hâlinde durmuyor. Bildiğim şey, o günlerde yaşadığım telaşın ve korkunun giderek büyüdüğü.
Haydarpaşa yazısında “tamamlandım” diyorum. Gerçekten de yıllardır beklediğim kavuşma gerçekleşmişti. Fakat insan bazen çok büyük bir mutluluğu da taşıyamıyor. On iki yıllık hasretin ardından gelen vuslat, içimde yalnızca huzur bırakmadı; yıllardır bastırılmış ne varsa hepsini birden harekete geçirdi.
Yolum Vuslat Sonum Vuslat
Bütün bu yolculuğu daha sonra üçüncü yazıda anlatmaya çalıştım.Bu yazı, olaylar yaşanırken baştan sona tuttuğum düzenli bir günlük değildi. Kendime geldikten sonra, hatırladığım parçaları, Facebook paylaşımlarını, fotoğrafları ve aklımda kalan olayları bir araya getirerek yazdım.
O yüzden bazı günler ayrıntılarıyla aklımda, bazı günler ise yalnızca yaşanmış bir olay olarak duruyor.
Edirne’den sonra planım Çanakkale üzerinden İzmir’e dönmekti. Fakat nöbetin içinde, geldiğim yolu geri dönmem gerektiğini düşünmeye başladım. Bu yüzden aynı güzergâhı tersinden takip ederek yola çıktım.
Önce Edirne'den İstanbul'a dönüp, bir sürü türbe ve cami gezdim, sonra gece Eskişehir’e doğru yola çıktım. Ancak ertesi sabah Eskişehir'e varabildim, kızımın annesi ve üvey babasıyla görüştüm. Onlarla ne konuştuğumu bugün bile hatırlamıyorum; fakat o görüşmenin gerçekleştiğini ve Eskişehir’e geri döndüğümü biliyorum. Hafızamda olayların kendisi var, konuşmaların içeriği yok.
Sonra arkadaşım beni otobüse bindirip İzmir’e uğurladı.
Uşak’a geldim. Uşak’tan yaklaşık on üç kilometre sonra otobüsten indim. Geceyi bir benzinlikteki mescitte geçirdim. Sabah tekrar Uşak’a, yürüyerek dönmeye başladım. Otogardan İzmir’e bilet aldım ama panik hâli devam ediyordu. Manisa’da yine panikle otobüsten indim. İzmir’e gitmeye çalıştığımı söylüyordum. Birileri bana bilet aldı, yeniden otobüse bindirdi.
İzmir Otogarı’na akşam saatlerinde vardım. Eve dönecek gücüm yoktu. Akşam ve yatsı namazlarını otogarda kıldım. Büyük mescit kapanınca, küçük mescitte sabahlamayı düşündüm ve o gece İzmir Otogarı’nda gerçekten sabahladım.
Yanımda taşıdığım bütün param, telefonum, powerbanklerim çalındı. Gece genç bir çocuk yanıma geldi, çantalarımı gözümün önünde karıştırdı, sonra bana "Abi ben bunları alayım, sana da yemek getireyim mi?" dedi. "Hepsi senin olsun, ben artık kızıma kavuştum, hiçbir şey istemiyorum." dedim, her şeyi aldı gitti, geride dönmedi. Sonra sabah oldu, önce anneme gittim, sonra öğlen eve döndüm. Fakat eve dönmem, nöbetin bitmesi anlamına gelmiyordu.
Akşamüstü evin önündeki parka çıktım. Kıyametin koptuğunu sanıyordum. Bağıra bağıra namaz kılmaya çalıştım. Polis geldi, ambulans geldi ve beni Yeşilyurt Araştırma Hastanesi'ne götürdüler. Ambulansta ve acilde ellerim ve ayaklarım bağlıydı. Annemi aradılar gelip beni aldı.
Bu benim ilk dissosiyatif nöbetimdi. Ailem de ben de ne olduğunu bilmiyorduk. Kızımla kavuşmamın ardından yaşadıklarımı zamanla atlatacağımı ve düzeleceğimi düşünüyorlardı. Sonra annem evine gitti, ben evde yalnız kaldım ve sokaklarda dolaşmaya başladım.
Bir buçuk, iki ay boyunca üzerimde yalnızca bir tişörtle, soğukta ve yağmurda sokaklarda dolaşmışım. Eve gelmiyor, günlerimi ve gecelerimi caddelerde geçiriyormuşum. Bunların büyük bir kısmını hiç hatırlamıyorum. İzmir’e döndükten sonraki ilk haftaya kadar bazı şeyler aklımda; sonrası ise büyük ölçüde karanlık.
Kaybolduğum zaman bilincim yerinde olmuyordu. Cüzdanım, telefonum, kimliğim ve üzerimde bana ait hiçbir şey bulunmuyordu. Günlerce, hatta haftalarca nerede olduğumu kimse bilmiyordu.
Manisa Ruh Sağlığı Hastanesi’nde gözlerimi açtığımda hastaneye yatışımın üzerinden yaklaşık iki hafta geçmişti. Annemlerin üçüncü ziyarete gelişiydi. İlk iki ziyareti hatırlamıyorum.
Yaklaşık 2018 Mart ortalarında yatmış olmalıyım. Yirmi yedi gün sonra, Nisan'ın ortalarında çıktığımı tahmin ediyorum. Tam gün hesabını bugün bile kesin olarak yapamıyorum. Çünkü hastanede geçirdiğim ilk on-on beş gün hafızamda yok. Annem "27 gün kaldın" diyor.
Bir buçuk, iki ay boyunca üzerimde yalnızca bir tişörtle, soğukta ve yağmurda sokaklarda dolaşmışım. Eve gelmiyor, günlerimi ve gecelerimi caddelerde geçiriyormuşum. Bunların büyük bir kısmını hiç hatırlamıyorum. İzmir’e döndükten sonraki ilk haftaya kadar bazı şeyler aklımda; sonrası ise büyük ölçüde karanlık.
Kaybolduğum zaman bilincim yerinde olmuyordu. Cüzdanım, telefonum, kimliğim ve üzerimde bana ait hiçbir şey bulunmuyordu. Günlerce, hatta haftalarca nerede olduğumu kimse bilmiyordu.
Manisa Ruh Sağlığı Hastanesi’nde gözlerimi açtığımda hastaneye yatışımın üzerinden yaklaşık iki hafta geçmişti. Annemlerin üçüncü ziyarete gelişiydi. İlk iki ziyareti hatırlamıyorum.
Yaklaşık 2018 Mart ortalarında yatmış olmalıyım. Yirmi yedi gün sonra, Nisan'ın ortalarında çıktığımı tahmin ediyorum. Tam gün hesabını bugün bile kesin olarak yapamıyorum. Çünkü hastanede geçirdiğim ilk on-on beş gün hafızamda yok. Annem "27 gün kaldın" diyor.
Manisa’da üç ayrı gecede, farklı zamanlarda, hücre benzeri küçük ama üç yataklı bir odada tek başıma ellerim ve ayaklarım yatağa bağlı şekilde, karanlıkta kaldım. "Çıkarın beni buradan" diye bağırıyordum. İlk bağlandığım gece o halde bile tekmeleye tekmeleye yatağı kırdım. Her biri yalnızca bir gece sürdü ama insanın kendi bedeni içinde ne kadar çaresiz kalabileceğini anlamam için yetti. Bazı geceler insanın hafızasına değil, ruhuna kazınıyor.
Bir gün sosyal medyada gördüğüm, bir kitap sayfasındaki şu cümleler bu yüzden içime işledi:
Ne çektiğimi bir ben bilirim.
Manisa’dan çıktıktan sonra bir yıl annemle yaşadım. Ne kadar itiraz etsem de, annem kendi yatağını bana verdi, kendisi bir yıl salondaki kanepede yattı. Hastaneden çıktığımda hâlâ tam olarak kendimde değildim. İlk üç dört ay çalışmadım değil, çalışamadım. Önce sağlığımı geri kazanmam gerekiyordu. Sonra yavaş yavaş işimi geri kazandım. Her şey birden düzelmedi. Yavaş yavaş iyileştim.
İlk haftalarda annemin evinin önündeki parka sigara içmeye gidiyordum. Annem pencereden beni izliyordu. Tek korkusu, yine kendimi yollara vurup gitmemdi. Her seferinde “Sigaranı iç, gel. Bir yere gitme.” derdi.
Bunu söylerken aslında yalnızca sigaramı içip eve dönmemi istemiyordu. Beni gözünün önünde tutmak, kaybolup gitmeyeceğimden emin olmak istiyordu. Çünkü kaybolduğumda bilincim yerinde olmuyordu; cüzdanım, telefonum, kimliğim, kısacası üzerimde bana ait hiçbir şey bulunmuyordu. Günlerce, hatta haftalarca beni bulamıyorlardı. Eskişehir dönüşü bir kayboldum, yaklaşık bir buçuk, iki ay boyunca benden haber alamadılar. Başıma bir şey geldiğini, hatta öldüğümü düşünmüşler. Hastanelerde, karakollarda yaralı, ölü veya diri beni aramışlar.
Hafta sonları evime gidip kedim Kaşmir ile ilgileniyordum. “Yolum Vuslat Sonum Vuslat” yazısını da böyle bir hafta sonunda yazdım. Yaşadıklarımın tamamını değil, hatırlayabildiğim kadarıyla bir araya getirebildim.
Şimdi bu üç yazıyı yeniden okuyanlar, belki aynı cümleleri farklı görecek.
Kimsesizlik Ülkesi’nin hangi şehirden kurulduğunu, Haydarpaşa’ya neden dost dediğimi, Vuslat’ın ardından neden kaybolduğumu bilecek.
Kimsesizlik Ülkesi yalnızca hayal ettiğim bir yer değildi.
Haydarpaşa yalnızca bir gar değildi.
Vuslat yalnızca kızımla kavuştuğum bir yolculuk değildi.
Bunların arasında hastane günleri, uzun yollar, unutulan zamanlar, annemin pencereden beni izlemesi, yatağa bağlanan ellerim ve ayaklarım, sokaklarda geçen soğuk geceler, çalınan telefonum, kaybolan param ve yeniden kendime gelmeye çalıştığım uzun bir dönem vardı.
Bazı yazılar, onları yazanın ne yaşadığını bilmeden eksik okunuyor.
Bu üç yazıyı yazarken ben, bir yandan kızına kavuşan, ardından da kendisini kaybeden bir adamdım. Sonra uzun zaman boyunca, hem yaşadıklarımı hem de kendimi parça parça geri toplamaya çalıştım.
Ah ki ne ah!
Bazı yazıları ne şartlar altında yazdığımı bir bilseydiniz…
Belki o zaman bu üç yazıyı değil, o üç yazının arasında hayatta kalmaya çalışan adamı okurdunuz.
20.09.2026
20.09.2026


4 Yorumlar
Ah ki ne ah... Nevrim döndü. Sen yarım akıllıysan hepimiz beyinsiziz Okurken sana yetişemedim. Sen yaşadıkça ben arkandan koştum. Şahsına münhasır birisin Bilal oğlum. Aklına,yaşadıklarına gösterdiğin sabrına sağlık...
YanıtlaSilİkinci defa yaşadığım bazı şeyleri blogda açık açık paylaştım abla. Allah yardımcımız olsun...
SilBüyük bir üzüntü ile okuyup, baş ağrısıyla finale varabildim. İnşallah bir daha böyle şeyler yaşamazsın sevgili kardeşim.
YanıtlaSilAmin İnşallah abi.
Sil